Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten. Sıcacık kaloriferli lojmanlarda oturtacak. Odun alamadın, yok kömür bulamadın derdi bitecek.
Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten.

-Birinci Masal-

Herkesin her şeye ruhsat alabildiği yıllardı. Tekel büfesinin okula mesafesini ölçen mezuralı zabıtalar yoktu daha. Ama hatırlıyorum soğuktu. Böğrünü Istıranca Dağları'nın yükseklerine süre süre gelen kar bulutları göğü kızıla boyadı mı, dev bir yün yorganın altında kalmış kıpırtısız çekilirdik inlerimize. Kışı geçirmeye. Arabaların plakalarına mavi bantların yapıştırılmaya başlandığı yıllardı. Ekmek şu kadar, dolar bu kadardı.

Hafta başında para yattıydı yatmasına ya, spreye para lazımdı, gidip elektrik açtırılamadı o yüzden. Devrim mühim. Devrim için bol bol sprey lazım. Devrimden sonra elektriği devlet verecek zaten. Sıcacık kaloriferli lojmanlarda oturtacak. Odun alamadın, yok kömür bulamadın derdi bitecek. Boşuna istemiyoruz devrimi. Şimdi iki spreyin hesabına mı düşelim. Birleşti paralar, spreyler alındı, gece çıkılacak. Tükürsen "Şükür!" diyeceklerin düzenine sövülecek, çarklarına tükürülecek çengelli Ş'lerle. Açtırılamadı o yüzden elektrik, soba da malum, elektrik istiyor. Ev sokaktan soğuk. Dışarıda ağlayan kardan adamların iniltileri giriyor pencerenin tüm aralıklarından, kapı altlarından, kör baca deliklerinden. Dayan oğlum Şükrü. Az kaldı devrime, elbet gün gördüğümüz günler gelecek.

Yücel dört buçuk gibi gelecek. Spreyler bende çünkü. Sonra buluşma yerine gideceğiz birlikte. Elektriksiz, ısıtıcısız, battaniyesiz geçen bu dördüncü geceyi de atlatırsam yazılama dönüşü bizimkilerden birinin peşine takılır sıcak sıcak uyurum bir yerlerde. Dayan oğlum Şükrü. Şunun şurası kaç saat.

Ama soğuk pekti. Evde, etim yapışır da kalır diye hiçbir şeye dokunamadım. Gündüz çok yağmış, okulları ıskartaya çıkarmıştı. Kar dizi geçmiş, sabah yapılmış kardan adamları bile gömmüştü ikinci postada. Havanın kararmasıyla da allahsız bir ayaz. Ama nasıl bir ayaz, nasıl bir soğuk. Soğuğun Rusçası, Fincesi, Eskimocası. Yerde, yerin bütün rutubetini çekmiş yamyaş bir yatak, üstüne lalettayin, buz gibi bir yastık, insanı temmuza çağıran laubali bir pike. Böyle şemsiyeli, çiçekli, kaplumbağalı falan. Babamın ben üniversiteyi kazandığımda Artin amcaya kestirdiği kaşe paltoyu çıkarmadan girdim pikenin altına. Kesmedi, kesecek gibi değil evin içinde hava kasatura gibi. Yerdeki halıyı da çektim üstüme. Eski bir halı. Aşağı yukarı bir damperli kamyon ağırlığında. İlgilenemedik evle, fırsat olmadı. Eylülde tuttumdu aslında. Ama ya Yücel'de ya Birol'da kaldığımdan eve bir çöp almak gelmedi aklıma. Zamanla evin kendisi çöpe döndü tabii. Altına girecek bir yorgan dahi yok. Yan dönüp büzüştüm, girdim altına halının. Botlar ayağımda. Kar suyunu çekmişler. Ayağımın soğuktan çürüdüğünü hissediyorum yattığım yerde. Kıpırdayabilsem, botumu çıkarabileceğim kadarcık olsun bir ılınsa ortalık, elimi kasığımdan çekip parmaklarımı tutacağım. Yok, yapamadım.

Var bir haller. Parmak uçlarımdan yukarıya doğru çelikten bir alete dönüştüğümü düşündüm. Çünkü sadece üşüme değil, canım da çok yanıyordu. Ellerimin soğuğundan bacaklarımın içleri üşümüştü. Saat kaç acaba. Elimi çıkarsam saate bakacağım. Soğuk, başımda bağlı bir kuduz köpek gibi, herhangi bir yerimi halıdan çıkardığım anda kapmayı bekliyor.

Tatlı, hülyalı bir ılıklık yayıldı içime. Küçük teyzemin büyük ilmekli, serin, ‘mevsimlik' hırkası geldi gözümün önüne sonra. Birbirini izleyen ilgisiz alakasız görüntüler geçti. Ilık ılık şeyler. Ilık sesler. Belli belirsiz. "Hassiktir lan," dedim, bir ampul çaktı uyuklayan zihnimde. "Ölüyor muyum lan yoksa?" Ilık şefkatli görüntüler dağıldı. Jack London romanına döndü dünya.

Bin zahmetle kolumu çıkardım halının altından, saate baktım, beşi yirmi geçiyor. Nerde lan bu herif, polis molis almış olmasın? Yok ki cep telefonu, çaldırasın. Kesin bir şey oldu. Ben burda küçük burjuva telaşlara kapılmışken belki de Yücel çoktan ikinci posta dayağına girmişti. Parmaklarıma takıldı gözüm sonra. Uçları yeşille pembe arası bir renge, ama hiç de canlılarda rastlananlara benzemeyen bir renge dönmeye başlamıştı. Gücüm de azalıyordu. İçimde bir uyku kuyusu açılmış, beni içine çekmeye çalışıyordu. Zaten ağır olan halı, tüylü bir hayvan ölüsü gibi kütlevi ve soğuk cüssesini iyiden iyiye bırakmıştı. İyice kırıldı kudretim.

Genel toplamda bir buçuk-iki yılı bulan uzunluktaki on dakikalık bir çabanın sonunda kapıya kadar gelebildim. Yücel hâlâ yoktu. Paspamuk uyku beni ayakta bile teslim alabilecek kadar elini güçlendirmişti artık. Yücel'in oligarşinin eline düşmüş olduğu korkusu da içime batan bir iğne gibi duruyordu. İğne de soğuktu. Çok soğuk.

Dört kez düştüm yolda. En zor kalktığım üçüncüsüydü. Dördüncüsünde kalkamadım çünkü. Çıkarken hedefi belirlemiştim. Erduran abiye gidecektim. Erduran abinin üniversitelilerin ve adembabaların çok sevdiği bir kahvesi vardı, Ziraat'in çapraz karşısında. İyi de adamdı. Herkesi sevmez ama herkesçe sayılırdı. Burayı sabahçı kahvesi olarak açmadım ben aslında, derdi. Ama sonra her nerdense güvercine sarmış. Yenganım, evde güvercinlere heyheylenince de, alıp hayvanlarını kahveye getirmiş, sonra da kuşları bırakmayayım diye diye gececiye dönmüş. Gündüz pek olmazdı. Akşama doğru şiş gözleriyle gelir, kahvesini içer, kaşları çatık gaste okurdu.

Güneş doğmuş, soğuk biçmeye başlamıştı iyice. Uykum sırtımdan çekiyor, gitme gel yatalım sıcak sıcak diye yalvarıyordu artık. Kapıya vardım ki kapı duvar. Hayat karşısındaki çaresizliğim yeni doğmuş bir tayın çaresizliğini kıskandıracak hale erince aynı o tay gibi çöküverdim yere. Vay avradını! Beni mi buldun kahve önlerinde donmuş canını alacak?

Sayıklamalar, sesler, ılık mırıltılar, kaz tüyü uykular, taptaze yeşillikler, sıcacık kumlar, ensemi gıdıklayan o uykulu tüy... Ümidim kesildi. Gözlerimi kapatmaya karar verdim. Buraya kadarmış. Enerjim kırmızıya düştü. Birazdan sistem kendini kapatacak. Herhalde ondan sonrası da o beyaz, sonsuz nur olsa gerek. Yücel'i dövüyorlar mıdır çok?

Kepenkleri tamamen indirmek üzereydim ki patırtılar içinde gelen karlı, çamurlu bir çift bot gördüm Son gördüğüm şey o botlar oldu.

Yarım saat süren bir Ümmü Gülsüm şarkısı gibi yavaş yavaş, inleye inleye kapanan bilincim birden sırtıma saplanan bir acıyla geri geldi. Ayılıverdim. Kahvenin önünde, ayazda, üzerimde sadece donla bir sandalyede oturuyordum. Kocaman bir el avuç avuç karla ovuyordu her yanımı. Erduran abi, beni donca soymuş, dükkanın önünde karla yoğuruyordu. Göğsüm, sırtım, ellerim, ayaklarım, boynum, suratım... Kar değmedik, soğuk girmedik zerre bırakmadı. Kuru ve sıcak kıyafetler getirdi üstüme sonra. Odun sobasının dibine sandalyelerden yaptığı yatağa yatırıp üstümü de kalın kamyoncu battaniyeleriyle örttü. Battaniyelerin altında çözülürken, sobanın güp güp sesini dinleyerek huzurla daldım. Ölmemiştim galiba. Dayan oğlum Şükrü.

Uyanır uyanmaz çay geldi. Bir yudumda içimde cıva gibi yürüdüğünü hissettim, sıcak sıcak. "Yücel geldi," dedi, Erduran abi. "Sigara almaya çıktı şimdi."

Döndü az sonra Yücel. "Kardeş, geçmiş olsun." dedi beni uyanık görünce. Utangaç gülümsedi. "Kusura bakma, haber veremedim sana. Babam geldi akşam memleketten. Çıkamadım."

Aklıma spreyler geldi...

 

Şubat 2014 - OT Dergi, Sayı 12